Eski fotoğraflar, her zaman beni hüzünlendirir, çocukluğuma doğru yolculuk yaparken, o fotoğrafın içinde düğünler, bayramlar, akraba ve sülalelerinin beraberliğinde ‘40 yıllık kahvenin hatırına’ uzanan nice anılar dile gelir.
Beyaz koskocaman zarfın içinden siyah beyaz bir fotoğraf çıkıyor. Fotoğrafın arkasına bakmadan resme dalıyorum..
Resmin altında ki notta; ‘Mudanyalı Kemale Doğruer Girit’ten gelirken annesinin kucağında,. Babası ve büyük kardeşleriyle..
Ne müthiş bir fotoğraf…(fotoğrafın sahibini sonra öğreniyorum, İsmail Karaaslan’ın ailesi)
‘Mavi gözlüler’ ne çok benzerler birbirlerine… Balkan göçmenlerinin farklı dillerinde öyküler birbirine yapışmıştır. Sürgün, göç, soykırım dillerinde ‘nice acılar’ tanıklık eder böylesi fotoğraflarda.
**
Giritli ailenin siyah beyaz fotoğrafında, evin reisi asker giysisi ile kalabalık ailesinin ortasında oturmuş, anne kenarda en küçük çocuğunu göğsüne yaslamış sımsıkı ve siyah çarşafını öylesine atıvermiş başına; siyah duvak gibi..
Girit kadınının siyah çarşaflı olarak Türkiye’ye geldiğini ve çarşafını attığını öğreniyorum..
Bilirim ki, Arnavut ninemler oyalı yemeniler ya da siyah üçgen başörtüleri ile gelmişler..Geldikleri köyde (Gemlik-Kurşunlu-Elegmi)ise yöresel giysi olan çarşaf, ferace ile tanışmışlar.. Bu üst giysi kullanım bakımından kolaydı, komşuya giderken hemen başına geçirilen ferace ya da lastikli etekten oluşan, saçları kapatan öylesine bağlanan siyah uzun bir örtü…
Manto –eşarp takımının köy giysisi desek daha doğru olur.
**
Fotoğrafın arkasında yer alan bir davetiye..
Prof. DR. Bozkurt Güvenç’in katılacağı, U.Üniversitesi ile Mudanya Belediyesi’nin işbirlii ile ortaya koydukları Giritli Mübadilleri konulu alan kitap tanıtımı.
‘Mudanya’nın Akdenizli konukları –GİRİTLİLER’ başlıklı kitabın yazarları Fulya Düvenci Karakoç ile Funda Düvenci Tunçdöken kardeşler. Mudanya’da ki tanıtımda yerimi alıyorum.
Doğrusu Bozkurt Güvenc’in 4 yaşlarında yaşadığı anneannesi ile öyküsünü dillendirdiği , ve bir türlü Giritli kadınını tam anlatamadığı bölümden çok, elimdeki kitaba dalıyorum. Belki de ben şanslı torunlardandım, zira Ninemle 20 yaşıma kadar yaşayıp, onun soykırım masalını dinlerken, Rumelili Arnavut kadınlarıyla büyüdüm. Üstelik ‘Arnavut’ dili ile…
**
Konu mübadele ve göç ve de soykırım olunca bir de yüreğimde ‘balkan’ kökeni yaşayınca sözlerim dağıtıyor, kusura bakmayın sevgili okurlarım..
Nerede kalmıştık? Ne anlatacaktım?
Evet kitabı henüz okuma fırsatını bulamadım. Tabi ki, okuyacağım ve çok yararlanacağım bunu biliyorum.
Şöyle bir göz gezdirdiğimde bile neler neler buldum..
Poyrazın en müthiş estiği Mudanya’sında Girit göçmenlerinin torunları ile ‘sözlü tarih’ görüşmesinden ortaya çıkan ‘harika bir yapıt’…

Özellikle 1923 yılı mübadelesi olması dikkatimi çekiyor. Zira o tarihte Kosova soykırımından göç eden ve aynı kaderi paylaşan ninem ve dedemin torunuyum .
Ancak ben bu kardeşler kadar çok şanslı değilim… Zira 1923 Kosova Arnavut göçü ile ilgili tam bir kaynağa ulaşamadım. Kosova’ya dair binlerce soykırım ve göç bilgisi var da, 1923 yılı geçiştirilmiş, öylesine…
GİRİT’LİLERİN DİLİNDE YOLCULUK
Sayfalar açtığım an kayboluyorum.. Özellikle, Ali Onay’ın babasının Girit’ten getirdiği ve üzerinde ‘1851 tarih’ yazılı olan sandığa takılıveriyorum. Bu sandıkta bin yıllık göçün öyküsü yaşıyor!..
Konuşturmak gerek ..Bu sandığın içinde kimlerin eşyaları, çeyizlikleri, ziynetleri ve ruhları sarmalanıp bohça oluverdi; naftalin kokusunda kaybolurcasına kim bilir!..
Bin yıllık topraklarından göçün hikayesi bu.. Giritli ailelerin lakapları, meslekleri berberlik terzilik, kunduracılık, manifaturacılık, taş işçiliği, halıcılık, ipekçilik ve özellikle dış satıma yönelik ticarette ağırlığı bulunan Rum ve Ermeniler…
İşte önemli bir belge;
- 1889 yılı kayıtlarına Bursa Ticaret Odası Yönetim Kurulu’nun üye çoğunu oluşturuyordu ve artık bursa da değillerdi..(*)
‘KURTULUŞ’
Kitapta da anlatıldığı gibi;
- Giritli Müslümanlar için ‘kurtuluş’ olarak nitelendirdikleri mübadele koşulları diğer yandan zorlularla doluydu..(*)
19 Ekim 1923 tarihinde 5 .bin kişi Girit’ten hareket ediyor. Yanlarına aldıkları birkaç eşya ile..
Arada sandık getirme, konsol getirme şansına sahip olanlar az olsa da..
**
Çoğu Türkçe bilmiyordu. Ömürleri boyunca görmedikleri hiçbir bağı olmadıkları bir ülkeye göçün hikayesidir bu..
İşte bu nedenle ‘yerli halkla kaynaşma sürecinin uzamasına neden oluyor. Öyle ki kuran bilmelerine şaşırdığına, ölüleri neyle yıkadıklarının soruluğuna dair hatıralar var..(*)’
**
Özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda yunanca konuşmaları yasaklanmış..
Bir not:
18.11.2008 tarihinde Ali Pekman ve Mehmet Akbaş’ın verdiği bilgiler jandarma başçavuşunun uyardığı ve uymayanlara para cezasına çarptırdığı yönündeydi. İbrahim Kara da annesinin konuşmalarını işiten başçavuşun ‘Burası Türkiye. Türkçe konuşun hanımlar’ diyerek onları uyardığını hatırlattığını anlattı. (*)
İkinci Dünya Savaşı döneminde bir zamanlar anadilleri Yunanca, Arnavutça, Sırpça, Hırvatça veya başka bir dil de olsa artık Türk ulusunun ülküsünü benimsemesi ve Türkçe konuşması bekleniyordu. Kamuya açık yerlerde bir dil konuşmaları halinde ‘Vatandaş, Türkçe Konuş’ kampanyası gereği para cezası ödemek zorunda kalıyorlar(*12)
**
İşte bir zamanlar anadilleri Yunanca, Arnavutça, Sırpça, Pomakça, Hırvatça, Boşnakça olanların öyküsüdür anlatılanlar…
Kültürleri, düğünleri, lakapları, fıkraları , manileriyle..… ve o dönemin mübadele göçünü ayrıntılı olarak dilendirilmiş bir sözlü tarihtir bu..…
‘Yanı başımızdaki Tarih’i(*) buluyoruz bu kitapta..
Genç araştırmacılar Fulya Düvenci Karakoç ve Funda Düvenci Tunçdöken'in kutluyorum...
NOT:Gerçek okuyucusuna bu yapıtın iletilmesini istiyorum..
Beyaz koskocaman zarfın içinden siyah beyaz bir fotoğraf çıkıyor. Fotoğrafın arkasına bakmadan resme dalıyorum..
Resmin altında ki notta; ‘Mudanyalı Kemale Doğruer Girit’ten gelirken annesinin kucağında,. Babası ve büyük kardeşleriyle..
Ne müthiş bir fotoğraf…(fotoğrafın sahibini sonra öğreniyorum, İsmail Karaaslan’ın ailesi)
‘Mavi gözlüler’ ne çok benzerler birbirlerine… Balkan göçmenlerinin farklı dillerinde öyküler birbirine yapışmıştır. Sürgün, göç, soykırım dillerinde ‘nice acılar’ tanıklık eder böylesi fotoğraflarda.
**
Giritli ailenin siyah beyaz fotoğrafında, evin reisi asker giysisi ile kalabalık ailesinin ortasında oturmuş, anne kenarda en küçük çocuğunu göğsüne yaslamış sımsıkı ve siyah çarşafını öylesine atıvermiş başına; siyah duvak gibi..
Girit kadınının siyah çarşaflı olarak Türkiye’ye geldiğini ve çarşafını attığını öğreniyorum..
Bilirim ki, Arnavut ninemler oyalı yemeniler ya da siyah üçgen başörtüleri ile gelmişler..Geldikleri köyde (Gemlik-Kurşunlu-Elegmi)ise yöresel giysi olan çarşaf, ferace ile tanışmışlar.. Bu üst giysi kullanım bakımından kolaydı, komşuya giderken hemen başına geçirilen ferace ya da lastikli etekten oluşan, saçları kapatan öylesine bağlanan siyah uzun bir örtü…
Manto –eşarp takımının köy giysisi desek daha doğru olur.
**
Fotoğrafın arkasında yer alan bir davetiye..
Prof. DR. Bozkurt Güvenç’in katılacağı, U.Üniversitesi ile Mudanya Belediyesi’nin işbirlii ile ortaya koydukları Giritli Mübadilleri konulu alan kitap tanıtımı.
‘Mudanya’nın Akdenizli konukları –GİRİTLİLER’ başlıklı kitabın yazarları Fulya Düvenci Karakoç ile Funda Düvenci Tunçdöken kardeşler. Mudanya’da ki tanıtımda yerimi alıyorum.
Doğrusu Bozkurt Güvenc’in 4 yaşlarında yaşadığı anneannesi ile öyküsünü dillendirdiği , ve bir türlü Giritli kadınını tam anlatamadığı bölümden çok, elimdeki kitaba dalıyorum. Belki de ben şanslı torunlardandım, zira Ninemle 20 yaşıma kadar yaşayıp, onun soykırım masalını dinlerken, Rumelili Arnavut kadınlarıyla büyüdüm. Üstelik ‘Arnavut’ dili ile…
**
Konu mübadele ve göç ve de soykırım olunca bir de yüreğimde ‘balkan’ kökeni yaşayınca sözlerim dağıtıyor, kusura bakmayın sevgili okurlarım..
Nerede kalmıştık? Ne anlatacaktım?
Evet kitabı henüz okuma fırsatını bulamadım. Tabi ki, okuyacağım ve çok yararlanacağım bunu biliyorum.
Şöyle bir göz gezdirdiğimde bile neler neler buldum..
Poyrazın en müthiş estiği Mudanya’sında Girit göçmenlerinin torunları ile ‘sözlü tarih’ görüşmesinden ortaya çıkan ‘harika bir yapıt’…

Özellikle 1923 yılı mübadelesi olması dikkatimi çekiyor. Zira o tarihte Kosova soykırımından göç eden ve aynı kaderi paylaşan ninem ve dedemin torunuyum .
Ancak ben bu kardeşler kadar çok şanslı değilim… Zira 1923 Kosova Arnavut göçü ile ilgili tam bir kaynağa ulaşamadım. Kosova’ya dair binlerce soykırım ve göç bilgisi var da, 1923 yılı geçiştirilmiş, öylesine…
GİRİT’LİLERİN DİLİNDE YOLCULUK
Sayfalar açtığım an kayboluyorum.. Özellikle, Ali Onay’ın babasının Girit’ten getirdiği ve üzerinde ‘1851 tarih’ yazılı olan sandığa takılıveriyorum. Bu sandıkta bin yıllık göçün öyküsü yaşıyor!..
Konuşturmak gerek ..Bu sandığın içinde kimlerin eşyaları, çeyizlikleri, ziynetleri ve ruhları sarmalanıp bohça oluverdi; naftalin kokusunda kaybolurcasına kim bilir!..
Bin yıllık topraklarından göçün hikayesi bu.. Giritli ailelerin lakapları, meslekleri berberlik terzilik, kunduracılık, manifaturacılık, taş işçiliği, halıcılık, ipekçilik ve özellikle dış satıma yönelik ticarette ağırlığı bulunan Rum ve Ermeniler…
İşte önemli bir belge;
- 1889 yılı kayıtlarına Bursa Ticaret Odası Yönetim Kurulu’nun üye çoğunu oluşturuyordu ve artık bursa da değillerdi..(*)
‘KURTULUŞ’
Kitapta da anlatıldığı gibi;
- Giritli Müslümanlar için ‘kurtuluş’ olarak nitelendirdikleri mübadele koşulları diğer yandan zorlularla doluydu..(*)
19 Ekim 1923 tarihinde 5 .bin kişi Girit’ten hareket ediyor. Yanlarına aldıkları birkaç eşya ile..
Arada sandık getirme, konsol getirme şansına sahip olanlar az olsa da..
**
Çoğu Türkçe bilmiyordu. Ömürleri boyunca görmedikleri hiçbir bağı olmadıkları bir ülkeye göçün hikayesidir bu..
İşte bu nedenle ‘yerli halkla kaynaşma sürecinin uzamasına neden oluyor. Öyle ki kuran bilmelerine şaşırdığına, ölüleri neyle yıkadıklarının soruluğuna dair hatıralar var..(*)’
**
Özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda yunanca konuşmaları yasaklanmış..
Bir not:
18.11.2008 tarihinde Ali Pekman ve Mehmet Akbaş’ın verdiği bilgiler jandarma başçavuşunun uyardığı ve uymayanlara para cezasına çarptırdığı yönündeydi. İbrahim Kara da annesinin konuşmalarını işiten başçavuşun ‘Burası Türkiye. Türkçe konuşun hanımlar’ diyerek onları uyardığını hatırlattığını anlattı. (*)
İkinci Dünya Savaşı döneminde bir zamanlar anadilleri Yunanca, Arnavutça, Sırpça, Hırvatça veya başka bir dil de olsa artık Türk ulusunun ülküsünü benimsemesi ve Türkçe konuşması bekleniyordu. Kamuya açık yerlerde bir dil konuşmaları halinde ‘Vatandaş, Türkçe Konuş’ kampanyası gereği para cezası ödemek zorunda kalıyorlar(*12)
**
İşte bir zamanlar anadilleri Yunanca, Arnavutça, Sırpça, Pomakça, Hırvatça, Boşnakça olanların öyküsüdür anlatılanlar…
Kültürleri, düğünleri, lakapları, fıkraları , manileriyle..… ve o dönemin mübadele göçünü ayrıntılı olarak dilendirilmiş bir sözlü tarihtir bu..…
‘Yanı başımızdaki Tarih’i(*) buluyoruz bu kitapta..
Genç araştırmacılar Fulya Düvenci Karakoç ve Funda Düvenci Tunçdöken'in kutluyorum...
NOT:Gerçek okuyucusuna bu yapıtın iletilmesini istiyorum..

0 yorum:
Yorum Gönder