Loading...
Öyle bir dünya düşleyin ki, üzerinde yaşayan herkes, insanlığın sahip olduğu tüm bilgiyi paylaşabilsin .

***

...bir fırtına çıkaramadıysan yaşamından bir kişiye bile ulaşamamışsın demektir... .

Pazar, Mayıs 31, 2009

Akıllı Bina’nın akılsızları

vk.

Mavi Aynalı Şevket Yılmaz Devlet Hastanesi dumanlıdır dumanlı..

Annelerin kucaklarından ateşlerinin söndürülmesi için teslim ettikleri AKILLI hastanede bebeklerin ateşle karşı karşıya kalabilme ihtimalini düşünün… Yaşama umudunun verildiği yoğun bakım bölümü ‘ateş altında’, dumanlar geceyi uyandırıyor…

En modern hastanemiz…En çağdaş .. Böyle bir hastanede gece yangın çıkıyor.

Kiristal hastanenin akılmatiği YOĞUN bakımlık hallerinde.. yoğun bakım ise ACİLLİK..

Akıllı hastanemiz hiç de akıllı değilmiş!... Camları eriyiverdi!..Beyazın kırmızı belgesidir bu faicia..

Devlet Hastanesi’nin yoğum bakımında ‘elektrik kablosundan çıkan yangın’ 8 hastasını öldürdü!.. Yoğun Bakım Servisi’nde duman, elektrikler kesildiği için (jeneratörler devreye girmiyor ) hastalar fenerle tahliye ediliyor..

Hangi çağda yaşıyoruz?

Bir düşünün , yangın algılama sistemi işlevsiz miş? Ey algılama sorunu olan beyinliler, bu trajedik olay uykusuzluğunuz olsun? Bir yoğun bakımda sekiz can ölüyor, tedbirsizlik!..İnşaatın temeline kadar uzanan duyarsızlık…mürekkeplerin yanlış imzalarının izleri kristal binaları yoğun bakıma alıverir işte! Ancak can yakarak!..

Hastane yangını gerçekten çok trajik. Akıllı binaları kullanan akılsız insanlara sözümüz...

Yangın algımama sistemi çalışmamış… Bence hastanenin yoğun bakıma alınması gerekir.

Eğer sorun teknik arıza ise , teknik projenin mühendisi kim? Afedilecek mi? Şantiye sorumlu mühendisi ‘elektrik sisteminindeki’ hatayı nasıl görmedi ? Onay veren sorumlu değil midir? Peki belediye bu hatayı görmeyip nasıl onaydı? Sorumlular bellidir.

TAŞARONLAR!

Bursa Tabipler Odası Başkanı Dr. Bülent Aslanhan’ın tüm sözlerini kırmızıya boyuyorum…

Havalandırmanın diğer birimlerden farklı olması durumunda yoğun bakımın bu kadar etkilenmeyeceğini söylüyor..Hatta diyorum ki , hiç etkilenmemeli… Yangının adresi bir hastane olmamalı değil mi, Dr. Aslanhan?
Gelelim taşaronlara teslim edilen hastane ile ilgili can yakan , sorumlulara tokat atan sözlerine;

“Hastanede tahliye planı olsaydı, bu acı yaşanmazdı. Sağlıkta taşaronlaşma hizmetlerde nitelik kaybına yol açıyor" .

YANGIN TATBİKATI EVİCİLİK Mİ?

Hele ki, Dr. Aslanhan’ın bir ay önce hastanede yapılan yangın tatbikatının başarıyla sahnelendiği! ama gerçek olunca aynı başarı gösterilemediği sözlerine dikkat çekelim.

İlkokul müsamerelerine taş çıkaran ‘yangın tatbikatları’ benim gibi seyircilerini de çok güldürdüğüne emin.. Ama gerçekler böyle değil..

Yangın tatbikatı niye yapılır? Elektriklerin pamuk ipliğine bağlı olduğu böylesi konumdaki tüm hastaneler ve yöneticileri acilliktir!..Tedavi edilmelidir..

Bir kristal gibi sunulan akıllı binalar mercek altına alınmalı.. Zira kristalin kırılınca nice canlar kestiğini, yok ettiğini görmek en büyük bir acıdır..

Bakınız, elektrikten çıkan yangın ile ilgili olarak Elektriğin uzmanları olan EMO başkanı Erdal Aktuğ’un sözlerine… Aktuğ, bu hastanenin 2004 yılındaki yangınına dikkat çekiyor.

- İlk tespitlerde bu plastik kablolarda duman çıkarmayan halojen free aksamlar olmadığı görülmüştür. Şaftın yapılması aşamasında her katta bunların ayırt edilmiş duman geçirmeyen şekilde olması gerekirdi. 2002 yılında çıkarılan yangın yönetmeliğine ve 2007 yılındaki yönetmelik revizyonuna uygun olması gerekirdi. Bölmeler olması gerekirdi. Yapacağımız teknik değerlendirmeden sonra raporu açıklayacağız. Şaftların arasından duman geçmesi ve kablolardan duman çıkması bu tabloyu ortaya çıkarmıştır"

İnsaf!.. Akıllı hastanemiz 2004 yılında da yangın tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor. Niye ciddiye almıyorsunuz, EMO’nun uyarılarına dikkate almak gerekmez miydi?..

Komediye bakınız ki, bir hastanenin tahliye planı bile yok..Ancak bir yıl önce ‘ yangın tatbikatı ‘ yapılıyor..

Özellikle afetlerde yöneticilerin ezber sözleri olan, ‘Şahıs sorumlu değildir, tekniktir,’ demekle kimi kurtarıyorsunuz, kimi yargılayacaksınız? Teknik sorun deyip bu işin içinden sıyrılamazsınız. Teknik sorumlular yargılanmalı?

Bu bir cinayettir? Ve failleri bellidir…

Salı, Ocak 13, 2009

Şaşıkalemler!

Vicdan kayır


Ekonomik kriz mi? Yok canım, siyaset krizindeyiz.
Daha çok kravatlıların koşturduğu ve politika kazanını kaynattığı ülkemizde; 'evrensel siyaset' yerine Osmanlı'dan kalma siyaset arenasındayız her bir şeyi ile… Teşkilat-ı Mahsusa kanunlu, İttihat ve Terakki partili günler... Yani Enver Paşalı günler…
1908 ile 2008 yılları arasındaki döneme baktığımızda, 'Ergenekon'un ilk tarihçesini de buluruz.
***
İşte o gen ceninden fırlarken, siyaset-asker-çete üçgeninin jönsüz Türkleri çıkıveriyor bugün karşımıza…
Tıpkı Babıali baskınında Enver'in yarattığı Yakup Cemal'in Frankenstein (Frankeştayn)kesilmesi gibi...
Bugünlerde de 1908'in izleri uyanıvermiş; ulusalcı, solcu, sağcı, liberal aynı çorbadan çıkıvermiş... Yani parmak izleri birer birer ortaya çıkıyor.

Atatürkçü bir Urfalı gencin sözleri geliveriyor kulağıma bugünlerde sıkça...
"Abla biz en çok Tansu Çiller döneminde çektik. Kürtlere ızdırap yaşatıldı. Babam PKK'yı şikayet ediyordu ama babam da tutuklanıyordu. Köylerimiz yanıyordu... Ne yapacağımızı bilemez haldeydik" diyor genç...
Ah ki ah...
**
Şimdide Susurluk kamyonundan fırlıyor Ergenekon...
İsimler ise ilginç… Her renk var maşallah!..
İnsanın içi sızlıyor, suçlu ile suçu, asker ile darbeciyi ayırma zamanı...
Ergenekon meslek gibi... 'Sakla samanı' sözü 'sakla silahları' olmuş...
Arada kaynayan nice aydınları (!) da unutmadan!..
**
Haberlerde Menderes dönemini aratırcasına alt alta isimler sıralanıyor... 'Bu da gözaltına alındı, şu da tutuklandı'... Bir subayın krokisinden neler çıktı neler...
Silaha en çok para harcayan ülkeler arasındayız, eğitimde, sağlıkta üçüncü dünya ülkesi bile olamazken... Sonuç hiç de şaşırtıcı değil...
**
ŞEKERSİZ AŞURE

Şu halimize bakınız. 21. Yüzyıl... Koskocaman bir Türkiye.. Yıllarca aynı babaların aynı partilerde torunlarına kadar uzanan, kuşaklar boyu uygulanan aynı siyaset.
Dedem DYP'li ben de 'y'si düşen DP'li diye konuşan binler, onbinler, milyonlar..
Demokrat Partili hastalığı, aynı şekilde CHP içinde geçerli. Turancıların partisi MHP içinde...
Yaz tahtaya, aynı haftaya!..
** 2009'un ilk günlerindeyiz.
CHP'nin başbakanı(!) Deniz Baykal'ın partisine baktığınızda; sağcı, ulusalcı, solcu, liberal, başı açık, türbanlı, çarşaflı… Şekersiz aşure gibi adeta!..
Oysa şekerli olsa tadına doyum olmaz.
Atlar, arılar, oklar, kurtlar, ampuller birbirine karışınca yerel siyasette de, en çok isim yapan partiler, adaylarını 'dans'la bulur oldular. Bazen vals, bazen tango bazen de çiftetelli yapanlar, iyi kıvıranlar 'aday' gösterildiler.
Yazık!
Siyaset mikseri bu işte; dün 'At' dedik, bugün 'Arı'. Ya yarın???
Eskiler hiç böyle değildi, insanlar aynı partide ömürlerini geçirirdi. Kuşaklara bulaşırdı hastalık.
O da iyi değil ama bir günde parti değiştirmek de neyin nesi?
Bunu anlamakta güçlük çekiyorum.
Bizi de düşünmeliler değil mi ama. Bir anda her şey; kalemlerimiz bile şaşakalıyor.
Şaşıkalem oluveriyoruz…
Susurluk'tan, Ergenekon'a ve 1908'den 2008'e doğru ne kalemler yamuldu kim bilir?
Ne kalemler yumuşadı.
Bazı kalemler ise hep ağırdı.
Sevgili Uğur Mumcu'da olduğu gibi!

Cumartesi, Ocak 10, 2009

KIZ ÇOCUĞU

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin,
şeker de yiyebilsinler.

NAZIM HİKMET

Çarşamba, Aralık 24, 2008

Erdoğan kime sobe diyecek!

vicdan K


Meteoroloji 'kar yağacak' diyor; yağıyor… Yağmur, fırtına, rüzgar diyor; sekmiyor.
Bu, elektronik devrimin nimetlerinden yararlanmadır. Kimse gökyüzüne bakarak geleceği göremeyeceğine göre; bilime inanmak gerekir.
Ben diyorum ki; meteoroloji, AKP Bursa Büyükşehir Belediye Başkan adayları arasından belirleyeceği kişiyi 'havanın durulması için' açıklayıverse!
"Bursa'da kar yağışıyla birlikte belli olan aday şu kişidir deyiverse:)”
Zira AKP'deki beklentiler ve muhalefet olmayı başaramayan sözde muhalifler çatlayacaklar. Bekleyiş uzadıkça yıpranma arttı. Ben bile artık sinirleniyorum!...
AKP Büyükşehir Belediye Başkan adayı için yapıldığı öne sürülen kamuoyu yoklaması sonuçlanamadı gitti...
Adayların notunu vatandaş ve sokak verecek, AKP Merkezi de işaret edecek... Gülerim.
Bilişim çağındayız...
Bu çağda hala vatandaşın ve sokağın karnesi ortaya çıkmıyorsa ya da çıkamıyorsa; Başbakan Tayyip Erdoğan'ın kulisleri dinlediğini söyleyebiliriz.
Yoklama dediğin nedir ki zaten.
Recep burada mı?
Hikmet burada mı? diye sorarsınız.
Az dedikodu yapan hemen ayağa kalkar ve 'buradayım' deyiverir.
Bazen birisi başkasının yerine 'buradayım' diye bağırabilir.
Sınıf başkanı da elini kaldırır ve 'Sen bir adım öne çık' diye seslenir.
***
Bursa'da 'AKP Büyükşehir Belediye Başkan adayı Hikmet Şahin mi, Recep Altepe mi olacak', yoklamasının bir türlü sonuçlanamaması gerginliği artırıyor. Adaylık, Başbakan Erdoğan'ın iki dudağı arasında kalınca vatandaş gargara yapmaya başladı bile.
Sokaklara bakarsanız yandınız.
Sokaklar; kar ve geçim derdinde...
Delegelere bakarsanız, o zaman iş daha beter...
Eğer Erdoğan; delegenin önerdiği ismi vermez ise, o zaman ne olacak?
'Recep mi Hikmet mi' derken, ya bir başkası açıklanırsa. Yandı gülüm keten helva!
Gitti rantlar, gitti yatırımlar, gitti yan gelip yatmalar...
***
Şu bir gerçek ki;
Bilişim çağında oyalama taktiği güdülüyor. Bıktırılıyor.
... Ve ne gariptir ki; AKP Büyükşehir Belediye Başkanı adayını sadece AKP'liler merak etmiyor; ANAP, DP ve MHP gibi muhalefet partileri de heyecanlı.
Zira konuşulanlara göre; (ya da siz buna duyum deyin), eğer Erdoğan 30 yıllık dostu Hikmet Şahin'i aday olarak dillendirmezse, yani; adayımız Recep Altepe derse, o zaman ANAP, DP ve MHP, 'Hikmet Şahin'e adaylık teklif edecekmiş...
AKP düşüne dursun ama Şahin'in taliplileri çok...
***
Yazıyı yazarken kulağım TV haberlerinde. Bir taraftan interneti kontrol ediyorum. Bir taraftan telefon konuşmaları yapıyorum. Henüz adayı kimse bilmiyor. Batının en önemli illeri açıklandı. Marmara'nın en önemli ikinci ili Bursa kilit altında.
AKP 'kesin alırız' diye düşünüyor olmalı ki; 'aday' önemini kaybediyor!
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) belediye başkan adaylarını takır takır açıkladı.
Gecikmenin, geciktirmenin kimseye faydası yok. Her an bir patırtı, her an bir gürültü kopabilir.
Adaylar bunalabilir.
Ankette yanıt verenler 'cayabilir.'
İnsanları sıkmanın, oyalamanın cezasını sandıkta almakta var!
KAR BİLİŞİM ÇAĞI DEMİYOR
Bilişim çağı dedik. Bilimadamları bir taraftan Mars'ta su olduğuna dair kanıtlar buluyor.
Bir taraftan 'Kara Delikler'in yeni kardeşleri zuhur ediyor.
Türkiyem ise kar yağdığında 'telgraflı, PTT'li günlerine dönüveriyor.
Büyükşehirler, İstanbul, Bursa ve Ankara kara teslim olurken, 'kanlı' trafik kazaları örtüyor caddeleri...
"Doğu'da bin 587 köyün yolu yağan karla birlikte kapandı" haberi kahrediyor.
Seçim sath-ı mailine giren ülkede ise 'isimler' öne çıkıyor.
Belediyelerin göbeği Ankara'ya bağlı olduğu sürece biz bir adım öteye gidemeyiz.
Yoksulluk, acı ve gelecek kaygısı bugünlerin işi değil...
Bugünün işi 'iyi saklanmak ve saklamak.'
Bakalım Başbakan Tayyip Erdoğan, kime 'sobe' diyecek!

Pazartesi, Aralık 22, 2008

Yanı başımızdaki Tarihle muhabbet …

vicdan k


Eski fotoğraflar, her zaman beni hüzünlendirir, çocukluğuma doğru yolculuk yaparken, o fotoğrafın içinde düğünler, bayramlar, akraba ve sülalelerinin beraberliğinde ‘40 yıllık kahvenin hatırına’ uzanan nice anılar dile gelir.
Beyaz koskocaman zarfın içinden siyah beyaz bir fotoğraf çıkıyor. Fotoğrafın arkasına bakmadan resme dalıyorum..
Resmin altında ki notta; ‘Mudanyalı Kemale Doğruer Girit’ten gelirken annesinin kucağında,. Babası ve büyük kardeşleriyle..
Ne müthiş bir fotoğraf…(fotoğrafın sahibini sonra öğreniyorum, İsmail Karaaslan’ın ailesi)
‘Mavi gözlüler’ ne çok benzerler birbirlerine… Balkan göçmenlerinin farklı dillerinde öyküler birbirine yapışmıştır. Sürgün, göç, soykırım dillerinde ‘nice acılar’ tanıklık eder böylesi fotoğraflarda.
**
Giritli ailenin siyah beyaz fotoğrafında, evin reisi asker giysisi ile kalabalık ailesinin ortasında oturmuş, anne kenarda en küçük çocuğunu göğsüne yaslamış sımsıkı ve siyah çarşafını öylesine atıvermiş başına; siyah duvak gibi..
Girit kadınının siyah çarşaflı olarak Türkiye’ye geldiğini ve çarşafını attığını öğreniyorum..
Bilirim ki, Arnavut ninemler oyalı yemeniler ya da siyah üçgen başörtüleri ile gelmişler..Geldikleri köyde (Gemlik-Kurşunlu-Elegmi)ise yöresel giysi olan çarşaf, ferace ile tanışmışlar.. Bu üst giysi kullanım bakımından kolaydı, komşuya giderken hemen başına geçirilen ferace ya da lastikli etekten oluşan, saçları kapatan öylesine bağlanan siyah uzun bir örtü…
Manto –eşarp takımının köy giysisi desek daha doğru olur.
**
Fotoğrafın arkasında yer alan bir davetiye..
Prof. DR. Bozkurt Güvenç’in katılacağı, U.Üniversitesi ile Mudanya Belediyesi’nin işbirlii ile ortaya koydukları Giritli Mübadilleri konulu alan kitap tanıtımı.
‘Mudanya’nın Akdenizli konukları –GİRİTLİLER’ başlıklı kitabın yazarları Fulya Düvenci Karakoç ile Funda Düvenci Tunçdöken kardeşler. Mudanya’da ki tanıtımda yerimi alıyorum.
Doğrusu Bozkurt Güvenc’in 4 yaşlarında yaşadığı anneannesi ile öyküsünü dillendirdiği , ve bir türlü Giritli kadınını tam anlatamadığı bölümden çok, elimdeki kitaba dalıyorum. Belki de ben şanslı torunlardandım, zira Ninemle 20 yaşıma kadar yaşayıp, onun soykırım masalını dinlerken, Rumelili Arnavut kadınlarıyla büyüdüm. Üstelik ‘Arnavut’ dili ile…
**
Konu mübadele ve göç ve de soykırım olunca bir de yüreğimde ‘balkan’ kökeni yaşayınca sözlerim dağıtıyor, kusura bakmayın sevgili okurlarım..
Nerede kalmıştık? Ne anlatacaktım?
Evet kitabı henüz okuma fırsatını bulamadım. Tabi ki, okuyacağım ve çok yararlanacağım bunu biliyorum.
Şöyle bir göz gezdirdiğimde bile neler neler buldum..
Poyrazın en müthiş estiği Mudanya’sında Girit göçmenlerinin torunları ile ‘sözlü tarih’ görüşmesinden ortaya çıkan ‘harika bir yapıt’…

Özellikle 1923 yılı mübadelesi olması dikkatimi çekiyor. Zira o tarihte Kosova soykırımından göç eden ve aynı kaderi paylaşan ninem ve dedemin torunuyum .
Ancak ben bu kardeşler kadar çok şanslı değilim… Zira 1923 Kosova Arnavut göçü ile ilgili tam bir kaynağa ulaşamadım. Kosova’ya dair binlerce soykırım ve göç bilgisi var da, 1923 yılı geçiştirilmiş, öylesine…
GİRİT’LİLERİN DİLİNDE YOLCULUK
Sayfalar açtığım an kayboluyorum.. Özellikle, Ali Onay’ın babasının Girit’ten getirdiği ve üzerinde ‘1851 tarih’ yazılı olan sandığa takılıveriyorum. Bu sandıkta bin yıllık göçün öyküsü yaşıyor!..
Konuşturmak gerek ..Bu sandığın içinde kimlerin eşyaları, çeyizlikleri, ziynetleri ve ruhları sarmalanıp bohça oluverdi; naftalin kokusunda kaybolurcasına kim bilir!..
Bin yıllık topraklarından göçün hikayesi bu.. Giritli ailelerin lakapları, meslekleri berberlik terzilik, kunduracılık, manifaturacılık, taş işçiliği, halıcılık, ipekçilik ve özellikle dış satıma yönelik ticarette ağırlığı bulunan Rum ve Ermeniler…
İşte önemli bir belge;
- 1889 yılı kayıtlarına Bursa Ticaret Odası Yönetim Kurulu’nun üye çoğunu oluşturuyordu ve artık bursa da değillerdi..(*)
‘KURTULUŞ’
Kitapta da anlatıldığı gibi;
- Giritli Müslümanlar için ‘kurtuluş’ olarak nitelendirdikleri mübadele koşulları diğer yandan zorlularla doluydu..(*)
19 Ekim 1923 tarihinde 5 .bin kişi Girit’ten hareket ediyor. Yanlarına aldıkları birkaç eşya ile..
Arada sandık getirme, konsol getirme şansına sahip olanlar az olsa da..
**
Çoğu Türkçe bilmiyordu. Ömürleri boyunca görmedikleri hiçbir bağı olmadıkları bir ülkeye göçün hikayesidir bu..
İşte bu nedenle ‘yerli halkla kaynaşma sürecinin uzamasına neden oluyor. Öyle ki kuran bilmelerine şaşırdığına, ölüleri neyle yıkadıklarının soruluğuna dair hatıralar var..(*)’
**
Özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda yunanca konuşmaları yasaklanmış..
Bir not:
18.11.2008 tarihinde Ali Pekman ve Mehmet Akbaş’ın verdiği bilgiler jandarma başçavuşunun uyardığı ve uymayanlara para cezasına çarptırdığı yönündeydi. İbrahim Kara da annesinin konuşmalarını işiten başçavuşun ‘Burası Türkiye. Türkçe konuşun hanımlar’ diyerek onları uyardığını hatırlattığını anlattı. (*)
İkinci Dünya Savaşı döneminde bir zamanlar anadilleri Yunanca, Arnavutça, Sırpça, Hırvatça veya başka bir dil de olsa artık Türk ulusunun ülküsünü benimsemesi ve Türkçe konuşması bekleniyordu. Kamuya açık yerlerde bir dil konuşmaları halinde ‘Vatandaş, Türkçe Konuş’ kampanyası gereği para cezası ödemek zorunda kalıyorlar(*12)
**
İşte bir zamanlar anadilleri Yunanca, Arnavutça, Sırpça, Pomakça, Hırvatça, Boşnakça olanların öyküsüdür anlatılanlar…
Kültürleri, düğünleri, lakapları, fıkraları , manileriyle..… ve o dönemin mübadele göçünü ayrıntılı olarak dilendirilmiş bir sözlü tarihtir bu..…
‘Yanı başımızdaki Tarih’i(*) buluyoruz bu kitapta..
Genç araştırmacılar Fulya Düvenci Karakoç ve Funda Düvenci Tunçdöken'in kutluyorum...
NOT:Gerçek okuyucusuna bu yapıtın iletilmesini istiyorum..

Çarşamba, Aralık 17, 2008

Kurşun kalemim kurşunsuz kalırsa!

Aristo ve Eflatun demokrasiyi eleştirmiş... o zamanlar "ayak takımının yönetimi(*)" gibi aşağılayıcı kavramlar da gündeme gelmiş, tartışılmış...
Tarihin ayak izlerinde 'ayak takımı' hep yönetilmiş aslında. Erkler, bütünsel ekonomi ve küreselleşme yoluyla örmüş geleceği. Liberal, komünist, faşist, anarşist, demokrat olduğunu sananlar, ön kimlikleriyle girmiş elbisenin içine.
Demokrasi'nin biçilmiş kaftan olduğu da ezberletilmiş.

Demokrasinin anası Yunanistan'daki son olaylara bakıyorum da, etiketsiz (!) demokrasi'nin insani bakışı, ruhu, vicdanı, erdemliliği öne çıkıyor. Öğretmenler, öğrenciler, çalışanlar, işsizler, borcunu ödeyemeyenler sokaklarda.

Komşumuz Yunanistan'da 15 yaşında bir çocuk polis tarafından öldürülüyor.
Ülkemde kaç çocuk polis tarafından öldürüldü diye soruyorum. Kaza (!) kurşununa gelenlerin sayısı hiç de az değil.
İşte burada kurşun kalemim silgi diye bağırıyor. SİLGİ!..
Demokrasinin 'kalemi'mi kurşunladığı (!) anlar. Nasıl anlatacağım şimdi ben?!
Öyle bir anlatmalıyım ki; Kurşun kalemim yazdıkça bitmeli, açacağımın (kalemtraş) jileti küfleninceye kadar kullanılmalı...
Yoksa kurşun kalemim 'kurşunsuz' kalır yazamam!..

Yunanistan hala karışık...
Eylemler, bombalar, ortalık allak bullak... dünya duyarsız kalmıyor.
Ne garip…
Bizde kaza kurşunu ile ya da bir eylem sırasında polis tarafından öldürülen nice ergenler yatar mezarlarda. Nice analar babalar yanar yanar da 'gık' çıkaramazlar; polis kurşunu söz konusu olunca!…
... Ve ne gariptir ki; bu polislere bazen terfi verilir...


Yunanistan televizyonunda olayları analiz eden siyasi parti temsilcileri, polisin bu kadar kolay silah kullanabilmesini eleştirebiliyor. Gösterilerde polisin aşırı güç kullanmasını yerle bir ediyor.
Yoksa demokrasi bu mu?
Eflatun'un ne der; "devlet adamı filozof olmalıdır'… Yoksa demokrasi 'ayaktakımı' oluverir!..

GENÇLER TELEVİZYONU ELE GEÇİRDİ
Lafı uzatmaya ne gerek var.
Öldürülen çocuk için eylem yapan çocukların, canlı yayında haber sunan spikerin programını ele geçirdikleri anı unutamam. Büyük bir olgunluk, erdemlilik hissettirdiler. 'Demokrasinin' varlığını o zaman gördüm.
Spiker mikrofonu ve yerini çocuklara gönüllü veriyor gibiydi.
YA BİZde böyle bir şey olsa...
Belki 'Ergenekon çocukları' oluverirler…
Ve ülkemin çocukları değilmiş gibi, polisler biber gazlarını sıkarak onları zararsız hale getiriverirler.

Gözlerim doluyor; 12-15-16 yaş grubundaki kara saçlı, kara gözlü çocuklar 'öldürülen çocuğun' hakkını istiyorlar. Hükümeti 'istifa'ya davet ediyorlar.
Şimdi sorarım, bundan sonra Yunanistan'da bir polis kazayla bile olsa bir çocuğu öldürebilir mi?
O silahı eline aldığında 'düşünecektir'...
Bunlar çocuk…
İşte bu kadar.
Çocuklarına, gençlerine sahip çıkanlar, 'demokrasi elbisesi'nin hiç de kaygan olmadığını, ipek gibi sıktıkça avuç içine sığmayacağını bilir...
İşte bu gençlere ve çocuklara dünya sahip çıkıyor. Her yerde eylemler sürüyor.

ÖLDÜREN POLİSE AVUKAT YOK
Yunanistan da avukatlar polisleri savunmayı reddediyor.
Bizde ise polisleri savunan avukatlar var. Bunu bir eliştiri olarak yazmıyorum. İçeriğe dikkat çekiyorum.

POLİS SENDİKASI HUKUK DANIŞMANLIĞI
Atina'da Polis sendikası hukuk danışmanlığı varmış...
Atina Polis Sendikası hukuk danışmanı Vaios Skambardonis, polislere silahı ancak ve ancak insan yaşamı tehlike altında ise kullanmalarının tavsiye edildiğini söylüyor.
Çocuklar bir süre sonra ellerine kalemlerini, silgilerini, cetvellerini alarak sıralarına oturacaklar.
Yürekleri daha korkusuz olacak. Sokaklarda öldürülmeyeceklerini bilecekler.
Atina Üniversitesi Rektörü Christos Kittas*, hükümetin yeterince koruma sağlayamadığı gerekçesiyle istifa etti.
Eyyy hukukçular, eyyy öğretim üyeleri şimdi 'gençler'e verin ülkemi… Onlara güvenin.
Eyyy polisler 'silahsız' eylem yapın!..
Tam zamanı...
(*) net kaynak

Pazar, Aralık 14, 2008

38 Yıl Önceki

38 yıl önceki sıkıyönetim coğrafyası bugün ölüm kokuyor

Hatırlayanlar ve siyasal tarihimizi takip edenler bilirler; 13 Haziran 1970'da sendika, toplu sözleşme ve grev hakkı yaslarında değişiklikler yapılması için meclise bir tasarı sunuldu. Tasarı işçilerin istedikleri sendikaya serbestçe üye olmalarını ve beğenmedikleri sendikalardan ayrılmalarını güçleştiren toplu sözleşme ve grev haklarını kısıtlayan hükümler içermekteydi. Bu duruma karşı en büyük tepki doğal olarak konunun mağduru işçilerden geldi ve sıkıyönetim ile sonlanan Türkiye’nin ilk işçi hareketi başlamış oldu.

15 HAZİRAN
Gösteri ve yürüyüşler İstanbul, Ankara, Kocaeli ve İzmir’de başladı. Olaylara çeşitli işyerlerinden yaklaşık 70 bin işçi katıldı. İki gün süren 15-16 Haziran işçi direnişinin ilk günündeki en sert an İstanbul’da Ankara Asfaltı’nda meydana geldi. Kartal kavşağında işçilerin karşısına bir tabur asker ile üç tank çıktı. İşçiler asker barikatını aşıp Başbakan Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’in Soğanlı’da bulunan fabrikası Haymak Döküm’ü tahrip etti. Birinci gün, güvenlik güçleri tarafından işçilere sert müdahalelerde bulunulmadı. 15 haziran 1970 günü işçi direnişini yönetmek üzere kurulan “Anayasal Direniş Komiteleri” gün içerisinde 10 bini aşkın telgraf çekti. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Grup Başkanları, Güvenlik Kurulu, Çalışma Bakanı ve Tabii Senatörlere “27 Mayıs Anayasası’nın temel esprisi olan direnme hakkımızı tasarılar meclislerden geri alınıncaya kadar kullanmaya kararlıyız. Sizi uyarmayı ulusal bir ödev sayarız.” mesajı gönderildi.

16 HAZİRAN
İkinci günün bilânçosuna bakıldığında karanlık eller ve derin güçler tarafından birinci günün gecesinde düğmeye basıldığı açık açık anlaşılıyordu. 16 Haziran’daki eylemlere 168 işyerinden 150 binden fazla işçi katıldı. Eylemlerin ikinci gününde polisle işçilerin çatışmaları sonucunda 5 kişi hayatını kaybederken, 85’i ağır olmak üzere 200’e yakın kişi de yaralandı. Gününün sonunda işçiler eylemlerini 17 Haziran’da devam ettirmek üzere anlaşmış ancak bu anlaşma İstanbul ve Kocaeli’ de sıkıyönetim ilan edilmesi ile hayata geçirilememişti.

38 YIL SONRA
38 yıl boyunca toplumun tüm katmanlarında olduğu gibi işçi sınıfı üzerinde de önemli değişiklikler meydana geldi. Aradan geçen süreç dayanışma ve hak arama mücadelesini erozyona uğrattığı gibi çalışma hayatını da olumsuz etkilemiştir. 38 yıl önce işçi sınıfının ilk eyleminin başlangıç noktalarından biri olan Kocaeli-İstanbul arasında bugün tersane işçileri bir bir ölüyor. Yetkililer ise hatanın tamamen tersane işçilerinde olduğunu belirterek daha dikkatli olmaları konusunda uyarılarda bulunuyor. 1985 yılında tutulmaya başlanan kayıtlara göre; tersanelerde bugüne kadar ölen 98 işçinin 47 'si yüksekten düşme, 12 si patlama sonucu denize düşüp boğularak, 21'i meydana gelen patlamada yanarak, 18 işçiyse elektrik çarpması sonucu hayatını kaybetti.

SES YOK
38 yıl önce işçiler sosyal haklarını kaybetmemek için birleşti. Önemli bir dayanışma ortaya koyarak direndi ve siyasal tarihe damgasını vurdu. O dönem sıkıyönetim ilan edilen coğrafya bugün haddinden fazla ölüm kokuyor ve ne yazık ki buna hiç kimse ses çıkartmıyor. Bugün o sıkıyönetim coğrafyasında işçiler direnerek değil çalışarak ölüyor...
*Çağdaş Gazeteciler Dergisi'nden alındı..

Aç gözlerini “Adalet kadını” Erdal sana bakıyor...




Bu fotoğraf 28 yıl önce bugün çekildi. Fotoğraftaki “çocuğu” tanıdınız mı? Peki bir elinde kılıç diğer elinde terazi olan gözleri bağlı genç kadını bilir misiniz? “


 “Adalet kadınının” gözleri neden bağlıdır hiç merak ettiniz mi? Fotoğraftaki “çocuk” 28 yıl önce bugün Ankara Merkez Cezaevinde infaz edilirken “Adalet kadınının” bağlı olan gözlerinden kanlı gözyaşları aktı mı gerçekten?

İDAMA GİDEN YOL
30 Ocak 1980 günü sağ-sol çatışmasının yoğun bir şekilde yaşandığı sıkıyönetim günlerinde MHP'li Bakan Cengiz Gökçek'in koruması Süleyman Ezendemir, ODTÜ öğrencisi Sinan Suner’i öldürür. Bu cinayetten iki gün sonra bir protesto gösterisi yapılır. Göstericiler ile askerler arasında çıkan çatışmada er Zekeriya Önge ölürken, fotoğraftaki “çocuk” 24 kişiyle birlikte gözaltına alınır. Bundan sonra tarihin belki de en hızlı yargılama süreci başlar. 19 Mart 1980'de fotoğraftaki “çocuk” idama mahkum edilir. Aldığı ceza 13 Aralık 1980 günü Ankara Merkez Cezaevi'nde infaz edilir. “Çocuk” asılır… “Çocuk” beslenmemek için asılır.

YAŞ ONYEDİ
Fotoğraftaki “çocuk” mahkemede defalarca suçsuz olduğunu söyler. Panikle tek el ateş ettiğini ve kimseyi hedef almadığını belirtir. Silahında beş adet mermi olan “çocuk” yakalandığında silahının şarjöründe dört adet mermi bulunmaktadır. Ölen asker sırtından vurulmuştur. “Çocuk” ise üzerine doğru gelen askerler ile yüz yüze bakmaktadır. Ölen askerin otopsisi sonucu merminin yakın mesafeden sırtına girdiği ve aşağıdan yukarıya doğru bir seyir izlediği rapor edilmişken; “çocuk” ile askerler arasındaki mesafe 15 metredir ve “çocuk” askerlerden 3.5 metre yukarıda bir bölgede bulunmaktadır. Askerin sırtından çıkartılan mermi ve “çocuğun” silahındaki mermiler karşılaştırılmaz. Mermi çekirdekleri birileri tarafından yok edilir. 17 yaşında olan “çocuğun” bir an önce asılması için adli tıp raporu ile yaşı büyütülür. “Çocuğun” İdam kararını iki kez bozan emekli Hakim Albay Ahmet Turan dahi bu idam kararına, infazdan yıllar sonra ciddi eleştiriler getirmiştir.

SON BAKIŞ
Yakası kürklü paltosu ile soğuk ve izbe koğuş kapısından hayata son bakışını atan “çocuğu” o dönem foto-muhabiri olarak görev yapan Savaş Ay ölümsüzleştirdi. Objektife yansıyan bu inançlı ve masum bakış, önce gözlere hitab etti acı ile daha sonra destansı bir ezgi olarak bu toplumun kulaklarına ses verdi. Savaş Ay’ın objektifinden yansıyan bu kare Aysel Gürel ve Onno Tunç tarafından öyle bir harmanlandı ki; “Bir söz bitişi gibi son buldu sevişler/ Bir yaz güneşi gibi eritir bu terk edişler/ Bir an duruşu gibi, ömrün bitişi gibi/ Veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler/ Amman amman yandım amman/ Acı yüzler, kurşun gibi izler/ Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda” sözleri Sezen Aksu’nun o muhteşem yorumu ile “acının şarkısı” olarak hayat buldu.

CEVAPSIZ SORULARIM
Cevabını bulamadığım sorularım vardır. Cevabını bulamayacağımı bile bile hep merak ettiğim sorular... Bir elinde kılıç diğer elinde terazi olan “Adalet kadınının” gözleri neden bağlıdır? 28 yıl önce bugün “Adalet kadınının” bağlı olan gözlerinden kanlı yaş akmış mıdır? Netekim “darbeciler” mutlu mudur? Fotoğraftaki “çocuk”... Erdal Eren... hatırladınız mı?

*Çağdaş Gazeteciler Dergisi'nden